Sayfo Devam Ediyor

Süryaniler binlerce yıldır kendi topraklarında kimseye zarar vermeden kendi yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Üzerinde yaşadıkları bu topraklarda, insanlığın yerleşik hayata geçmesinden bu yana verdikleri mücadele ve harcadıkları emeklerle birçok değer yarattılar. Son iki bin yılda sürekli yabancı egemenlikler altında yaşayan Süryaniler bu süreçte birçok baskı, katliam ve soykırıma uğradılar.

Yüz yıl önce yaşanan 1915 Soykırımı (Sayfo) sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde de Süryaniler birçok baskıya göğüs germek zorunda kaldılar. Bu yüzden Süryani nüfusun büyük bir bölümü topraklarını terk edip göç etmek zorunda kaldı. Devlet bu baskıları yetersiz görmüş olacak ki en son Süryanilerin Kilise, Manastır, mezarlık ve diğer arazilerine el koymaya başladı.

Konu hakkında bilgi toplamak, yaşananları yerinde görmek, Süryanilerin sesine dünyaya duyurmak isteyen İHD’den Ayşe Günaysu ile bir söyleşi yaptık

Süryanilere yönelik baskı ve hak ihlalleri son yıllarda iktidar tarafından alınan kararlarla yeniden gündemde. Geçtiğimiz günlerde devlet tarafından Süryani mülklerinin hazineye devri ve ardından diyanetin kullanımına verilmesi ile Turabdin’de kalan son Süryanilerin durumunu yerinde incelemek için İnsan Hakları Derneği’nden bir heyet Süryanileri ziyaret etti. Heyetin içerisinde bulunan Ayşe Günaysu ile yaptığımız söyleşide Sayfo’nun devam ettiğini söyledi;

“İnkârıyla devam ediyor, hâlâ Süryanilere yaşatılan hak ihlalleri ile devam ediyor. 100 yıl önce toprak gaspları vardı, bugün de var. 100 yıl önce baştakiler buna ses çıkarmıyordu, bugün de çıkarmıyor. Taciz, tehdit, korkutma, sindirme, işbirliği yapıp tapuları üzerine geçirme, Sayfo’nun devamıdır. Ama en önemlisi yaratılan yaşam biçimi. Yaşama kültürü. Soykırım yapılmışsa ve inkâr ediliyorsa, inkâr yaşamın her alanına siner”

18.8.2017 tarihli Agos gazetesinde, Midyat Zaz köyündeki Mor Dimet Kilisesi’nde kalan Rahibeyle ve Turabdin’deki bazı köylere ziyaretinizle ilgili “Kilise’de Tek Başına” başlıklı bir yazınız yayınlandı. Süryani toplumuna olan ilginiz nasıl başladı?

İnsan Hakları Derneği’nin İstanbul Şubesi’nde 1994 yılında Azınlık Hakları İzleme Komisyonu kuruldu. Komisyonun amacı gayrimüslim toplumların hak ihlallerini belgelemek, duyurmak, bu amaçla etkinlikler düzenlemekti. Çok değerli arkadaşlarımız öncülük yaptı.

Avrupa Birliği reformlarının söz konusu bile olmadığı o yıllarda “azınlık hakları” gibi bir kavram gündemde değildi. Biz muhalif toplumun içinde bile biraz marjinal kalıyor, çoğu dostumuzun gözünde güncel ağır insan hakları ihlalleri dururken, resmi tarihle didişiyor, gayrimüslim toplumlar hakkında çalışma yapıyorduk. Kuruluşumuzdan kısa süre sonra adımızı değiştirdik; çünkü “azınlık” kavramı soykırımı gizliyordu, yok edilen uygarlıklar, kültür ve tarih mirasının üzerini örtüyor, durumu “normal”leştiriyordu.

Bu alanda Türkiye’de birçok ilki komisyonumuz gerçekleştirdi. İlk kez 6-7 Eylül 1955 pogromlarını fotoğraflar ve metinlerle anlatan sergiyi 1996 yılında düzenledik.

Gayrimüslim vakıf mallarına el konulması konusu, yine henüz Türkiye’de gündemde değilken, aynı yıl, “Tuzla Ermeni Çocuk Kampı – Bir El Koyma Öyküsü” başlıklı sergimizi açtık. Sergiyi daha sonra Ermenice, İngilizce ve Türkçe olarak kitaplaştırdık.

O dönem ayrıca Süryanileri ve Sayfo’yu öğrenmek için çaba harcadığımız, kaynak karıştırdığımız, İsveç’ten Süryani kurumlarından dostlarla tanıştığımız bir dönemdi. Ben kişi olarak 2004-2013 yılları arasında Özgür Gündem gazetesinde yazdığım köşe yazılarında Seyfo ve Süryanilerle ilgili öğrendiklerimi aktarmaya çalıştım.

2006 yılında Özgür Gündem’de fotoğraflarıyla birlikte haber olan Nusaybin Kuru Köy’de köylülerin bulduğu toplu mezarın Sayfo döneminde katledilen Süryanilere ait olabileceği düşüncesiyle daha önceden temasta olduğum İsveç Södertörns Üniversitesinden Profesör David Gaunt’la yazıştık. Kendisinin Kuru Köy’e gelerek, dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’yla birlikte mezar incelemelerini Özgür Gündem’de haberleştirdim. David Gaunt’un o sırada yeni çıkan ve esas olarak Sayfo’yu anlatan Massacres, Resistance and Protectors (daha sonra Belge yayınlarından Katliamlar, Direniş ve Koruyucular başlığıyla Türkçe yayınlandı) kitabının orijinal İngilizcesini kendisinin elinden almak şansına sahip oldum. Komisyon olarak da yine Türkiye’de ilk kez 24 Nisan Soykırım anmalarında Sayfo’yu da andık. İki Süryani dostumuz bu anmaya katılarak Sayfo konusunda konuşma yaptılar.

Başka bir deyişle Sayfo ve Süryani toplumuyla ilgili bilgilenmem, Türkiye’de sosyalizmin Kemalist kökleri, biz sosyalistlerin o dönem örgütlerimizin resmi tarihlerinden kendimizi kurtaramamış olmamız nedeniyle oldukça geç gerçekleşti. Bunun mahcubiyetini hep duyacağım. Ama Kemalizm’den kopuşumla birlikte 1990’ların ilk yarısında artık Sayfo’yu ve Süryani halkının Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadıklarını en azından kaba hatlarıyla biliyordum.

Peki, yazdığınız yazılarla, örneğin en son Agos’ta yayınlanan bu yazınızla Süryanilerin koşullarında olumlu bir değişime katkıda bulunabileceğinize inanıyor musunuz? Sizi yazmaya iten nedir?

Ne yazık ki değişime katkıda bulunabileceğimi düşünmüyorum. Ama tek bir kişiye bile olanı biteni duyurmak ahlaki bir görevi yerine getirmek gibi geliyor bana. Rahibeyi ve yaşadıklarını öğrendim. Komisyonumuzdaki arkadaşlarımla paylaştım, tartışmamıza bile gerek yoktu, herkes hemen harekete geçmek, Rahibe’yi ziyaret etmek gerektiğinde daha başlangıçta hemfikirdi.

Öğrenmek ve bilmek, özellikle bilmek kötülüğe karşı çıkmada büyük önem taşıyor. Holokost sonrasında ölüm kamplarının kurulduğu yerlerde insanlar birçok şeye tanık oldukları halde “bilmiyordum” dediler. İnsan bilmek istediğini bilir, bilmek istemediğini bilmez. İyilikten ve adaletten yana insan önce “öğrenmek” ister, isteyince de öğrenmenin yolunu bulur. Sonra sıra “bilme”ye gelir. Bilmek acı verir, rahatsızlık verir, insanda huzur bırakmaz, ama bunun karşılığında ahlâklı olursunuz, alnınız açık olur. Bunun için bir şart vardır: Bildiğinizi duyurmak. Başkalarının da bilmesini sağlamak. Ben, bu ülkenin egemen çoğunluğunun bir ferdi olarak, yani Müslüman, Türk ve Sünni aileden gelen bir kişi olarak, acı veren gerçekleri bilmek istedim hep, bunun için hep öğrenmeye çalıştım, bilince de daha çok insanın “bilme”sini sağlamak için elimden geleni yaptım. Komisyonumuzun varlık nedeni de bu. İzlemek, öğrenmek, duyurmak. Tek bir kişiye bile ulaşmak bizler için önemli.

Yine de ziyaretiniz sırasında edindiğiniz bilgileri bir değişime katkıda bulunmak için kullanmayı, bu yönde adımlar atmayı düşünmüyor musunuz?

Evet, düşünüyoruz. Komisyon olarak bu konunun takipçisi olacağız. Takipçi olmak için yapmak istediğimiz şeyler, atmak istediğimiz adımlar var. Bunları hazırlıklarımızı tamamladığımız zaman açıklayacağız. Zaz köyü ve Turabdin’le olan temasımız kesinlikle burada kalmayacak.

Yazınıza nasıl tepkiler aldınız? Beklediğiniz yankıyı buldunuz mu?

Agos gazetesinin yazımı iki sayfa olarak yayınlaması konuyu duyurmakta çok önemli bir rol oynadı. Agos okuyucuları büyük ilgi gösterdi. Tabii yerelden olumsuz mesajlar da aldım. Yerel halka haksızlık ettiğim iddia edildi. Ama genellikle durumdan habersiz olan geniş bir kesimde büyük bir infial duyurdu. Sosyal medyada büyük bir ilgi gördü.

Siyasi arenada da yankı buldu. HDP’den vekiller aradı, bilgi aldılar, Zaz’a ziyarette bulunmayı programlarına aldıklarını belirttiler. HDP Ağrı Milletvekili Dirayet Taşdemir Dayrayto’yu bizzat arayarak Kadın Meclisi olarak yanında olduklarını ifade etti. Ona telefon numarasını bırakarak kendisini her zaman arayabileceğini bildirdi. Değerli bir belgeselci dostumuz konuyla ilgili belgesel yapmaya kararlı ve harekete geçmeye hazır.

Bu arada Dayrayto’nun durumuyla ilgili çok sayıda soru ile karşılaştık; kişi olarak ben de, komisyonumuz da. En çok üstünde durulan, Dayrayto’nun hiç Süryani’nin yaşamadığı bir köydeki devasa bir kilisede neden yalnız yaşadığı sorusuydu. Ben kilisenin cemaatsiz olduğunu, düğün, cenaze, ayin gibi dini hizmetlerin verilmesinin bu nedenle imkânsız olduğunu anlatmaya çalıştım, ama ikna edici olamadım. Sorular birbirini izledi. “Öyle olsa bile Süryani toplumunun kuruluşları bu yalnızlığa bir son veremezler mi?” dendi. Hâlâ da anlattığım öyküyle ilgili, taciz ve tehditlere duyulan büyük öfke en öncelikli tepki olsa da, hemen ardından bu soru geliyor akıllara. Ben, yerel koşulların bunda etkili olduğunu, diğer köylerde yerleşik bir Süryani varlığı varken Zaz da bunun olmamasının en büyük etken olduğunu anlatıyorum. Ama yetmiyor. Çeşitli çözüm önerileri üretiyor her kesimden Agos okuyucuları ve sosyal medya kullanıcıları. Tabii uzaktan geliştirilen çözüm önerileri, orada fiili durumla nasıl bağdaştırılabilir, ben de bilemiyorum.

Süryanilerin içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yazımda açıkça yazdım. Sayfo devam ediyor. İnkârıyla devam ediyor, hâlâ Süryanilere yaşatılan hak ihlalleri ile devam ediyor. 100 yıl önce toprak gaspları vardı, bugün de var. 100 yıl önce baştakiler buna ses çıkarmıyordu, bugün de çıkarmıyor. Taciz, tehdit, korkutma, sindirme, işbirliği yapıp tapuları üzerine geçirme, Sayfo’nun devamıdır. Ama en önemlisi yaratılan yaşam biçimi. Yaşama kültürü. Soykırım yapılmışsa ve inkâr ediliyorsa, inkâr yaşamın her alanına siner, hava gibi, su gibi herkesi sarmalar; failler ve faillerin alt nesilleri kadar, kurbanları ve onların alt nesillerini – farklı şekillerde olsa da –içine alır.

Sizce bu konuda neler yapılması gerekir?

Türkiye Cumhuriyeti devletinin soykırımı kabul etmesi, el konulan mal ve mülklerin iade edilmesi, hiçbir şekilde geri gelemeyecek olsa da kayıpların en azından maddi olanların tazmin edilmesi, faillerin torunlarının oluşturduğu toplumun da kendi tarihiyle, bireylerin kendi aile tarihleriyle yüzleşmesi gerekir; inkâra karşı, bu yüzleşmeyi teşvik eden bir kültür inşa edilmesi gerekir.

Son olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?

Soykırımdan, soykırımda rol alan, payı olan, sessiz kalan herkes sorumludur. Faillerin torunları olarak bizlerin görevi iğneyle kuyu kazar gibi bu sorumluluğu, onu taşımakla yükümlü insanlara anlatmaktır. Bu mesele siyasi bir mesele değildir, ahlaki bir meseledir. Ahlâklı bir insan olmak isteyen herkes, soykırım faillerinin nesillerinden gelen herkes, önce öğrenmek, bilmekle, sonra da anlatmakla sorumludur. Agos’taki “Kilisede Tek Başına” yazım hem kişi olarak benim, hem de komisyonumuzun bu sorumluluğunun gereğidir.

Yazar : Admin

Bu Sayfayı Paylaşın